Acıdan Tasarruf Uğruna

Acıdan Tasarruf Uğruna

Çözümlerden en güvenli görüneni, içeriyi tamamen susturmak, sızlayan ne varsa söküp almaktı; zira kırılacak parça, kanayacak damar yahut ses çıkaracak sinir uçları bırakmadığımda, acıların var olması mümkün olmazdı. Öyle yaptım ve öyle oldu; beni incitebilecek bir ihtimal hissedersem zihnimi hızlıca oradan uzaklaştırdım, bir hayal kırıklığının gelip oturmasına izin vermeden önce, her şeyin zaten önemsiz olduğunu kendime sertçe hatırlattım. Bir şeye üzüleceğimi veya eksikliğini çekeceğimi anladığım o kısacık saniyede o şeye verdiğim değeri irademle geri çektim, ta ki ortada üzülecek nesne kalmayana dek, neredeyse hastalıklı bir titizlikle, esip de dokunacak her rüzgar ihtimali için bunu yaptım günbegün. Güvende kalmak uğruna ödenmesi gereken o bedel değil miydi bu, acıdan tasarruf isteyenlerin ve ondan korkan ruhların yapacağı şey... Yaşamımın nişanesi olarak oluşan bu bağları düzenli kesip atmam gerekmez miydi?

Ta ki hiçbir şey vaat etmeyen sabahlardan birine uyanıp, odanın penceresinde biriken anlamsız görüntüye bakarken aynı anda iç dünyamda hissettim: Kıyımlarım işe yaramıştı. İçerideki çarpıntılarımın yerini ağır ve boş hissettiren bir sessizlik, ama sağır edici bir sessizlik aldı. Dışarıdan gelen darbeleri güzelce savurmuştum gerçi; ama içime inanamadım, şaşırmayı bekledim ama şaşıramıyordum da artık, çünkü neredeydi benim o dizginleyemediğim heveslerim, uğruna nefesimi tuttuğum ihtimaller, beni yerimde duramaz kılan o heyecan verici fikirlerim? Geçmişin o yoğun hatıralarını zihnimde her canlandırdığımda tenime usulca yayılan o tanıdık, o sıcak doyum hissi neredeydi, kendimi korumak için yaptıklarım onlara ne yapmıştı?

"Olan şey, senin dışarıdaki fırtınaları savuşturmak uğruna harekete geçmen ama sonuçta sadece seni tanımlayan ve içerideki dünyayı ayakta tutan parçaları ortadan kaldırmandı," diye başladı fısıldamasına o ağır Boşluk. "Ah, o uykularını bölen tutkuların, o sarsıcı kederlerin bütünüyle sana, bizzat doğana ait olduğunu nasıl da göremedin... İradene dışarıdan saldırılar veya kurtulman gereken hastalıklar vardı tabii, ama sen seni tanımlayan öze saldırdın, dışarıya değil, en içeriye. Gel gör ki o duygular; başta sana renksiz ve biçimsiz gözüken evreni çizebilmenin, baktığın şeylerde değer görebilmenin sebepleriydi. Dünya hakkındaki yargılarındı onlar, senin dünyayı anlama biçimindi. Bir şeye kıymet biçtiğini de ancak onlar söylerdi, artık kıymetlileri nasıl göreceksin?"

Boşluğun sözleri aklımda yol alıyordu, önce itiraz etmek istedim; sonuçta başarmıştım, artık acımıyordu, ve sonuçta onca çabayla sessizliği kurmuştum, kim yaptıklarıyla kendisini yok ettiğini kabul etmek isterdi? Ama, acı çekmiyorum diye etrafım daha mı güvenliydi, ve sızılar sustu diye daha mı mutluydum gerçekten? Doğru kelimeyi buldum, başıma gelenin ismini dünyasızlaşma olarak koydum. Etrafıma baktım; evet, acıları göremiyordum, çünkü görebileceğim hiçbir şey kalmamıştı, dünyayı algılayamıyordum artık. Uğruna eziyet çekmeyi göze alacağım hayallerimin hep durduğu yere baktım ama orada değillerdi. Hatırladığımda göğsümü daraltıp kalbimi hızlandıran anılarıma baktım, artık bir şey olmuyordu. Anılarım aynı şeyleri anlatıyordu, ama benim anladıklarım artık yoktu.